Mezarından Kuşlar Uçuşacak PDF Yazdır E-posta
Yazar Site Yönetimi   


Garip bir kuşak, yüreği örseli, kanadı yaralı bir kuşak. Daha çocuk denecek yaşlarda yüreklerini avuçlarına alıp sokaklara dökülen bir kuşak.

Seviyi, sevgiliyi bilmeden falakalarla tanışan, karakollarda sabahlayıp zindanlara tıkılan sayıları yüz binleri aşan insanların trajik öyküsüdür bu kuşağın öyküsü.

Nesilden nesile geçecek olan öykü. Yüzlerini güneşe dönüp payesizce yaşayanların öyküleri destanlara,şiirlere,türkülere konuk oldu.Kimileri yaşları büyütülerek darağaçlarına gönderilirken,kimileri de yıllarca zindanlarda çürütüldü.Bir çoğu da daha gencecik yaşlarda göç yollarına çıktı.

Bunların yaşamlarında mutluluk bir nokta acı ise uzun bir çizgi gibi durdu.

Bunlardan birisi de İbrahim Akyol’du. Kendi yurdunda da sürgün yaşayan İbrahim Akyol daha çocuk yaşlarında ülkesinin utancı ve lanetiyle hesaplaşmaya başladı.38 yetmezmiş gibi Kenan Evren darbesinin en vahşi en hunhar yaşandığı yer yine Dersim’di. Bu ağır zulüm koşullarında en yakınları işkenceler de

öldürüldü. Geride kalanlar zindanlara tıkıldı. Diğer geride kalanların bir kısmı da İbrahim Akyol gibi sürgün yollarına düştüler. Yeniden kekeme olacaklardı. Yasaklı dillerinden sonra zorla öğrendikleri bir dilin üzerine yeni bir dil daha öğrenip kendilerini yeniden izah etmeye çabalayacaklardı. Ne zordu. Anlatılması zor olan. Ne zordu. Bir avuç tiranın zorbalığıyla sürgünü kabullenmek.

Bas bas bağırıyorlardı. ’Vatanın bütünlüğü ve milletin bağımsızlığı’ için varız diye. Ve hala da o paslı, kirli sesleriyle bağırıyorlar. Oysa parselleyip sattıkları bu ‘vatan’da hep ötekileştirdiklerinin kanları üzerinden yükseldiler. Susma, öğrenme, aynaya bakıp yüzleşme bu gariplikler ülkesin de onların işi değildi.

Onlar sadece korku üretmek için vardı. Korkup sinmeyenler içinse ölümlerden ölüm, sürgünlerden sürgün beğenin demek için varlardı.

Nazım efendiler beklediğiniz banka çeki değil dedi. Gurbette toprağı kucakladı. Ne yazık ki onlar hala ürettikleri ‘hayin’lerin ve yeni üretebilecekleri ‘hayin’lerin üzerinden nasıl yükselip nemalacaklarını hesaplayıp duruyorlar.

Yarınlarının ne olacağını bilmeyen bütün sürgünler gibi. İbrahim’de afallayarak geleceğine bakıyor, yokluğun, yoksulluğun sırtına yüklediği kamburla genç yaşta ihtiyarlaşarak çalışıp didiniyordu. Saçlarında ki akları çok genç yaşta gördü o.

Gün oldu serzenişleri yalnızlıkları büyüdü. Bütün mülteciler gibi. Ama o bağlamasının büyüsüne sığınarak kendi ana dilinde sıtranların, klamların büyüsüne sığındı. Işığı buralarda aradı. Yenilmiş, mağlupların aradığı yerde yani. Çocukları oldu. Gulan, Seyid  Azda onlara kendi yasaklı dillerini öğretti gurbette. Körpe çocukların kocaman insanlar gibi rahatça konuştukları kırmanç dilini duydukça örseli yüreğiyle bakın, bir bakın dercesine gülümsüyordu. Bir bakıma susturulduğu, korkutulduğu, konuşmaması için daha ilk yaşlarında, sus dercesine defalarca dövüldüğü dili sindirilmek istendiği dili isyan edercesine evlatlarına öğretiyordu.

O hep sessiz gülümsedi, yaralı ağdalı bir şekilde.

Yönünü kardeşlik ormanına dönüp o ormana doğru hep koştu. Yaralı, ağdalı yüreğiyle gurbet ellerde yağmurunu tanımadığı, sundurmasına sığınamadığı yerlerde toprağı kucakladı.

Mele Cizre, Feqi Teyran, Dersim ağıtlarını aldı baş köşesine. Feqi Teyran’nın ‘yanık sesine kuşlar dayanamazdı’ diyordu Yaşar Kemal. Bütün mülteciler gibi.

İbrahim Akyol da kendi yitik sesini kuşlarda arayıp durdu.

O sindirilmeyen ılık sesli bağlamasındaki seslerle Seyid Rıza’nın ahı ile yükselen dağlardan onun da mezarından Hep Kuşlar Uçuşacak.

Cihan Erdoğan

Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız

 

Giriş Formu

Videolar

Free template 'Feel Free' by [ Anch ] Gorsk.net Studio. Please, don't remove this hidden copyleft!